|
|
- yatıp kalkmakla, üzüldüğünü beyan etmekle sorun çözülmez, sonuç odaklı olmak gerek dedirten ifadedir.
- hükümette yer aldığı süre içerisinde, başında olduğu bakanlığın dişe dokunur tek bir icraat gerçekleştirmemesi göz önünde bulundurularak sorgulanması gerek önerme.
yattığınızı biliyoruz zaten sayın bakan, acaba kalkmayı da düşünüyor musunuz?
- şu mektepler olmasa maarifi ne güzel idare ederdim gibi güzide bir beyanatı akla getiren açıklama. "şu işçiler olmasa, insanca yaşama hakkı gibi saçmalıklarla başımızı ağrıtmasalar, grev, sendika olmasa, ne güzel idare ederdim bakanlığımı" gibi birşey olmuş bu. insanın sizin gibi bakanlar, milletvekilleri, hükümetler olmasa ne güzel yönetilirdi bu ülke diyesi geliyor. ayrıyeten sayın bakan bahsettiğiniz yerde son yıllarda defalarca iş kazaları sonucu birçok insan hayatını kaybetmiş fakat siz ve sizin gibi bakanları gördükçe benimde aklıma gelen şu oluyor; "yatıyoruz bakansınız, kalkıyoruz bakansınız, istifa etmek hiç geçiyor mu aklınızdan", cevabı hepimiz biliyoruz tabi, dillendirmeye gerek yok
- ardından da "ideolojik bir şeyin peşindeyseniz..." tehdidi gelir.
- biz yatıyoruz kalkıyoruz arada tuzla diyoruz ama gün itibariyle bir hayat daha sona ermiştir o ölüm diyarında.
- çalışma ve sosyal güvenlik bakanı faruk çelik tarafından sarfedilmiş talihsiz ve saçma ötesi tümce.
patır kütür ölüyor işçiler. her ölüm sonrası artık rakam telaffuzlarımız gittikçe duygusuzlaştı. çalışma bakanı faruk çelik'in yaptığı o muhteşem açıklama geldi birden; "yatıyoruz tuzla, kalkıyoruz tuzla"
inancı gereği yatmadan önce yapması gereken ne varsa belki yapıyordur bunu söyleyen zat. sonra sabah namazına da uyanıyordur sanırım. bütün bunlar varsayım. yani "velev ki!" içi rahat, "bugün allah için ne yaptın?" sorusunun cevabını kendine vermiştir. kendisini bir şeyler yaptığına inandırmıştır. bakanlığına gidip yağlı göbeğiyle o kocaman koltuğu doldrumuştur. "cuk oturdu" derler ya, öyle...önüne gelen evrakları imzalar, danışmanlarıyla çay, kahve içerek bir değerlendirme yapar. çaysız kahvesiz olmaz bu işler. arada önüne "hamili kart yakinimdir" yazan kağıtlar gelir. gelir, görülür ve gereği yerine getirilir. hemen bir imam yahut bir milletvekili kocası hiçbir gerekçe gösterilmeksizin bazı kurumların önemli mercilerinde görev sahibi yapılır. bakan olmak, böyle bir şey işte. her şeye bakarsın zira bu "masum" isteği yerine getirmezsen ne derler sana sonra? kendi milletvekiline yardımı dokunmayan bakanın bakanlığından ne ola ki!
odasında kurulu plazma tv'sinden haberlere bakınır;
"gün geçmiyor ki tuzla'da bir işçi daha hayatını kaybetmesin!" "işçiye, öldüğü takdirde sorumluluğun kendisinde olduğunu kabul ettiği bir belge imzalatıldığı ortaya çıktı"
elbette bozulur morali. "işçiler sürekli ölüyorsa bu onların dikkatsizliğidir. hırsızın hiç mi suçu yok?" diye düşünür. 1 mayıs'ta taksim'e çıkmaya çalışanları orantısız hedef gösteren, orantısız hedeflere her türlü şiddetin uygulanması için elinden geleni yapan ve yaptıranları yüceltmek varken işçiden yana tavır alamazsın ya!
"bir işçi daha öldü" diyor haberi sunan sunucu ve bir sonraki habere geçerken ne yüzünde bir acı belirtisi, ne üzüntü temaşası sergiliyor. tıpkı o sırada onu seyretmekte olan bakan gibi. türban, kapatma davası, kraliçe filan derken ölen işçiler medyanın zerre umuru olmuyor. medya umursamıyor ya, bizler de konuyla ilgilenmiyoruz. işçinin yanında durmak yerine bu suni gündemlere kapılıp gidiyoruz. bakan, haliyle bu durumumuzdan memnun, oldukça mesut.
"bir işçi daha öldü" diyor vurguyu nasıl ve nereye yapacağını bilmeyen sunucu ve bakan onu boş gözlerle seyrediyor. sayın(!) bakan, onun gibi içinde acıma, üzülme yahut vicdan sızısına dair herhangi bir belirti olmadan izliyor bu haberleri... inancının bütün gereklerini yerine getirdiği inancına sahip bakan, kendi sorumluluğu altındaki işçilerin ölmesini neo-liberal patronlara yaranabilmek için adeta alkış tutarak izliyor.
başbakanla beraber tuzla'ya gidiyorlar sonra. hemen bir heyecan sarıyor bizi. sanıyoruz ki işçilere dair bir şeyler yapacaklar oysa başbakan oraya bir açılış için gitmiştir ve o malum başbakan bir sürü işçinin sessizce öldürüldüğü o tersanelerde, ülkeyi satmaktan yorgun düşmüş osla gerek dayanamıyor ve uykuya dalıyor. o işçilerin sonsuz uykularından haberdar ve fakat bihaber, umursamaz bir edayla.
"yatıyoruz, kalkıyoruz tuzla" diyor imanı yüksek sayın(!) bakan. küçük çocuklar olur ya, sorarlar, "anne, babam ne zaman gelecek?" ve cevap gelir anneden, "yatacaz kalkacaz, yatacaz kalkacaz sonra gelecek baban" ölen işçilerin çocukları soruyor annelerine, "anne babam ne zaman gelecek" ve cevap geliyor anneden, " yatacaz kalkacaz, yatacaz kalkacaz sonra bir gün yatacaz ama kalkamayacaz işte o zaman gelecek baban" onların babaları hiç dönmeyecek...
bakanın çocukları, türlü yerlerde türlü işlerde paranın kulpuna vururken, parayı tuvalet kağıdı gibi kullanırken, o işçilerin çocukları gözlerimizin önünde durur aç, bitap... sonra shakespeare'in söyledikleri belirir; "bir çocuk gözlerine bakar, arkan dönüktür"
sırtı dönük imanlı bakanın, onun şakşakçısı sırtı dönük imanlı yurttaşları, sırtı dönük sessiz hayvan sürüleri...sizin asıl taptığınız paradır...
|