7 dakika süren harikulade bir pink floyd şarkısı. ağlatır, yine de üst üste bir kaç kez daha dinletir kendini. sözleri:
ticking away the moments that make up a dull day
you fritter and waste the hours in an offhand way.
kicking around on a piece of ground in your home town
waiting for someone or something to show you the way.
tired of lying in the sunshine staying home to watch the rain.
you are young and life is long and there is time to kill today.
and then one day you find ten years have got behind you.
no one told you when to run, you missed the starting gun.
so you run and you run to catch up with the sun but it's sinking
racing around to come up behind you again.
the sun is the same in a relative way but you're older,
shorter of breath and one day closer to death.
every year is getting shorter never seem to find the time.
plans that either come to naught or half a page of scribbled lines
hanging on in quiet desperation is the english way
the time is gone, the song is over,
thought ı'd something more to say.
the alan parsons project'in 1980 çıkışlı the turn of a friendly card albümünden, alan parsons'ın yazmış olduğu en iyi balad. her albümde en sağlam şarkıları sanki kendisine saklıyormuş havası veren, elmanın yarısı eric woolfson leziz vokaliyle bu şarkıda da yeteneğini gösteriyor. sözleri okuduğunuzda ilk aklınıza gelen dizeler "akarız dereler gibi denizlere"*** olacaktır. hayatı, zamanı, ilerleyişi anlatan şarkılarda sıkça rastlanan bir metafor olsa gerek... (ayrıca (bkz: high hopes)) kim bilir bir daha ne zaman karşılacağız? bu soru sadece sevgiliye sorulmamış, arkadaşlara da sorulmuş. insanlar gelip geçici, tıpkı elimizden kayan zaman gibi.
time, flowing like a river
time, beckoning me
who knows when we shall meet again, if ever
but time keeps flowing like a river to the sea
goodbye my love, maybe for forever
goodbye my love, the tide waits for me
who knows when we shall meet again, if ever
but time keeps flowing like a river (on and on)
to the sea, to the sea
till it's gone forever
gone forever
gone forevermore
goodbye my friends (goodbye my love)
maybe for forever
goodbye my friends (who knows when we shall meet)
the stars wait for me
who knows where we shall meet again, if ever
but time keeps flowing like a river (on and on)
to the sea, to the sea
till it's gone forever
gone forever
gone forevermore
az önce sitesinde bana "acaba anketimize katılır mıydınız?" şeklinde sorduğu soruya evet dediğim ve ilk iki soru olan yaş ve ülke tanımlarına cevap verdiğim dergidir.
ben: seç ==> turkey
time: thanks for your attention but you are not qualified for this survey...
adamlar bizi sallamıyor. gerçi sırf abd içerisinde yapılabilecek bir test de olabilir ama madem öyle o zaman sana bağlandığım yerden bak ülke koduma falan ona göre sor sorunu.
24 nisan 1915 yılında olan olayları artık ermeni soykırımı olarak niteleyeceğini duyuran dergi. yeni sayısında beş yüz bin adet soykırım belgeselini okuyucularına ücretsiz dağıtacak.
well, the smart money's on harlow
and the moon is in the street
the shadow boys are breaking all the laws
and you're east of east st. louis
and the wind is making speeches
and the rain sounds like a round of applause
napoleon is weeping in the carnival saloon
his invisible fiance is in the mirror
the band is going home
it's raining hammers, it's raining nails
yes, it's true, there's nothing left for him down here
and it's time time time
and it's time time time
and it's time time time
that you love
and it's time time time
and they all pretend they're orphans
and their memory's like a train
you can see it getting smaller as it pulls away
and the things you can't remember
tell the things you can't forget that
history puts a saint in every dream
well she said she'd stick around
until the bandages came off
but these mamas boys just don't know when to quit
and matilda asks the sailors are those dreams
or are those prayers
so just close your eyes, son
and this won't hurt a bit
well, things are pretty lousy for a calendar girl
the boys just dive right off the cars
and splash into the streets
and when she's on a roll she pulls a razor
from her boot and a thousand
pigeons fall around her feet
so put a candle in the window
and a kiss upon his lips
till the dish outside the window fills with rain
just like a stranger with the weeds in your heart
and pay the fiddler off till i come back again
edit: hayır, bu şahesere sadece bi bakınız yetmez. bu parça, beni bu genç yaşımda nice bunalımlara sürüklemiş bir şarkıdır. didaktiktir. insanın içine oturur.
"the sun is the same in a relative way but you're older,
shorter of breath and one day closer to death."
forum sayfalarında uzun zaman hem yabancılarla hem de bazı yarım akıllı vatandaşlarımızla tartışmak zorunda kaldığım dergidir.
uzun yıllar önce "yüzyılın adamı" seçimlerinde time dergisinden oy veriliyordu ve adaylar arasında atatürk de vardı. forum sayfalarında ise şöyle bir başlık gördüm: "who is this mustafa guy?" . ve başlık altında binlerce iftira, pkk'lıların, yobazların bir çok kötü sözü ve bunları savunmak yerine gidip adamlara küfür ederek, haklı iken bizi haksız konuma düşüren bazı vatandaşlarımız. yarım akıllı bir yabancının açtığı bu başlıkta, neler yoktu neler. atatürk'ü hiç duymamış bir sürü insan, edilen mesnetsiz bir sürü iftira vesaire. ben atatürk'ü mü anlatayım, yoksa abdullah öcalan'ın atatürk'ten daha büyük bir adam olduğunu yazanlarla mı tartışayım, küfür edip giden türklerle ilgili pislikleri mi temizleyeyim, ermeni soykırımını öne sürenlerle mi konuşayım yoksa pkk militanlarının yazdıklarına mı cevap vereyim şaşıp kalmıştım. bu arada soykırımdan bahsedilirken, her iki tarafa da ışık yakan politik bir amerikalı vatandaşa, "soykırımı eskilerde kızılderililere ve zencilere yapan ve sonra temizlemeye çalışan amerikaya da danışalım bakalım" dediğimde amerikalı şöyle bir tepki vermişti: "nee, amerika asla soykırım yapmaz, burası özgürlükler memleketi, 3. dünya ülkesi hindiler memleketinden oturup da böyle birşey diyemezsiniz."
huzurlarınızda zamanında birçok ülkeye ayar üstüne ayar vermiş atatürk'e bir kez daha minnetlerimi sunuyorum.
i got so much trouble on my mind
paranoia time
i'm running out of life
clockwise and the seconds tick away
each line that cuts my face
cut as each hand moves into place
paranoia
amped and wired
bile black the thoughts that run my head
there's so much to be said
they're so much living dead
walking corpses shambling through life
with nothing in their sight
dance on their bones, step in and fight
paranoia
amped and wired
life and death are fighting for my time
i can't seem to find the time
i want what's mine
time through the clock just keeps talking
it just walks any damn place
it feels like walkin'
my mind keeps thinking
clockwise as the seconds tick away
i make my move today
time and life
life and time
to have and hold
and sometimes find
it isn't mine, it isn't yours
man to man i'll fight you for
time and life
life and time
one day i'll get what's mine
through the persistence of time
life and death as words they don't mean shit
it's what you do with it
and how you live with it
raging like a bull inside a cage
just give me a stage
where this bull can rage
paranoia's got no hold on me,
time don't have nothing
to do with how high you can,
time don't got nothing
to do with how high you can count
dark side of the moon albümünün yapı taşlarından sadece bir tanesidir. başındaki uzun, karmaşık saat sesleri alan parsons tarafından stereo'ya geçiş denemeleri için, daha önceden kaydedilmiştir.
asıl sözleri david gilmour, nakaratları ise richard (rick) wright seslendirmektedir.
sözleri ise fazlasıyla çarpıcıdır. geçmişe dönüp bakan; yaptıklarından çok yap(a)madıkları yüzünden pişman olan bir insanı yansıtır... zaman geçmiştir, insanın yaşı ilerlemiştir. harekete geçmeyen, hep bir şeyleri bekleyen... ama zamanın geçtiğini farkettiğinde yıkılan bir insan...
"and then one day you find ten years have got behind you.
no one told you when to run, you missed the starting gun. "
adamların**** bunu yaptıklarında 20li yaşlarda olduklarını düşünürsek, biz sıradan insanları genç yaşımızda bu denli etkilemesi şaşırtıcı olmayan şarkı. solosu da ağlatan sololardandır hani.
araba kullanırken dinlenilmemesi gerekir.
(bkz: loop a alınası şarkılar)
harika arpejleri olan,altta ufak ufak kendi çapında takılan gitar soloları da tadından yenmeyen, sonlarına doğru daha da coşan kafa iyiyken dinlenilmesini önerdiğim muhteşem the tea party parçası..
donuk bir günün anlarını sayarak
saatlerini düşüncesizce harcar, ziyan edersin.
doğduğun yerde bir toprak parçası üzerinde dolanarak,
birinin ya da bir şeyin sana yolu göstermesini bekleyerek.
güneşin altında uzanmaktan bıkmışsın,
yağmuru izlemek için evdesin.
daha gençsin, hayat uzun,
ve bugün harcamak için zamanın var.
fakat sonra bir gün fark edersin ki
arkanda on yıl bırakmışsın bile.
kimse ne zaman koşman gerektiğini söylememiş,
başlama atışını kaçırmışsın.
ve güneşi yakalamak için koşarsın koşarsın ama güneş batmaktadır
ve tekrar arkana geçmek için dolanmaktadır
güneş göreceli bir bakış açısıyla hep aynı güneş
ama sen daha yaşlısın, artık nefesin daralıyor ve ölüme bir gün daha yakınsın.
her yıl daha da kısalıyor
zaman bulamayacağız gibi,
planlarımız ya hiç,
ya da yarım sayfalık karalamalar.
sessizce umutsuzluk üzerinde ısrar etmek ingiliz tarzıdır.
vakit doldu, bitti şarkı.
sanırım söyleyeceğim birkaç şey daha vardı.
ek: şu yukarıdaki, pink floyd'un time isimli şarkısının türkçe'ye çevirilmeye çalışılmış halidir efendim. bu açıklamayı yaptığım için utanıyorum; ancak gelen "oo sen şiir mi yazıyosun" tepkileri üzerine bunu yapmak zorunda hissettim.