arkadaşları mezun olmuş, askerden dönmüş olduğu halde okulundan kopamamış, yer altı ve yer üstü alemlerinin kralı*, maden kantininin muhtarı, her daim karşısındakini güldürebilen, aynı zamanda dayı kişilik. ha bi de telefonu bebek ağlaması şeklinde çalar.
askere gitmesine az bir zaman kala sözlükte tanıdığım, sağlam bir üslubu olan, yazdıklarını okurken zaman zaman gülümsememe sebep olan birinci nesil bir şey. *
umarım hayatı boyunca acemi birliği kurasında olduğu gibi şanslı olur.
12.12.2005 sabahı askerlik görevini yapmak üzere denizliye gidecek ve askerliğin 11.piyade tugay komutanlığında bitli piyade olarak vatani görevini gerçekleştirecek birinci nesil ben.
ben duruyordum yerimde sakin sakin. ‘gel’ dedi, duymamazlıktan geldim. elini uzattı, görmemezlikten geldim. korktum. ‘çok derin burası’ dedim. ‘ben buradayım’ dedi.
sonra;
derin merin hak getire! baktım ki, uçsuz bucaksız, görüp göreceğim en şahane manzaranın ortasındayız. git git manzara daha da güzelleşti. kâh düştük, kâh yorulduk ama dediği gibi buradan, yanımdan hiç ayrılmadı.
bir ara o’na fark ettirmeden açtım baktım lugata, acaba dedim ben mi yanılıyorum, şu kelimelere bir daha bakayım;
güvenin eş anlamı; şüphesiz.
yalnızlığın zıttı; aynen öyle.
sevginin yakını; ıııhhh, özü.
hayatın parçası; hayır efendim, bizzat kendisi.
nasıl hınzırca gülerek gönül çalar, görseniz uyuz olursunuz. olur olmadık zamanlarda mutluluk getiriyor etrafına; deli oluyorum. kocaman kahkahasını, gülen gözlerini meydanlara saldı mı sakının derim ben. bizim evin kapısından içeri de böyle girdi. evde adı gözleri gülen, sempatik çocuk olarak kaldı. sevdirdi bir çırpıda kendini. bahsettiğim meydanda benim için düelloya girilecek sandım, yanıldım. bırak düelloyu, ihtilalden sonra yeni bir rejim gelmiş gibi neredeyse kutlamalar yapılacaktı o’nun için. yalanım yok. kıskandım tabi, sindim bir köşeye.
şimdiyse meydanlarda bir coşku, bir tezahürat, bir çakırkeyiflik sormayın gitsin.
sıcak bir gündü, kampüste bahar şenlikleri devam ediyordu. benim finaller bitmiş, keyif yapıyordum. o’ysa son dersinin finali için okula şöyle bir uğramıştı. o gün merkez kantinde (itü) kesişti yollarımız. sonra nasıl olduysa, o’nun istinye’de “buna bir ad koymanın zamanı gelmedi mi” demesiyle başladı serüvenimiz. önceleri merak konusuydu nasıl olur, ne olur?… kafamdaki tüm soru işaretlerini elinin tersiyle itti, başladı anlatmaya; ne ben dedi, ne sen. bizle devam etti. kendini bana kattı, daha bir güçlendim. başın ağrıdığında omzum burada diye yer gösterdi, adres boş çıkmadı, başımı koyacak bir yer hep yanı başımdaydı artık, güvendim, inandım.
bu adamla aşkı öğrendim ben. aşkın her halini beraber öğrendik. sabırsa al sana sabır; uzun bir askerlik döneminde bile umudumuzu yitirmedik. varsın uzak olalımdı, bu da biterdi elbet bir gün. bitti de. türk filmlerinde görüp de burun kıvırdığım asker mektupları tek avuntum oldu. dünyanın en güzel yazıtlarıydı onlar. sonra, 1-2 dakika da olsun yapılan telefon görüşmeleri küçük bir çocuğun telefona koşması ile eş anlamlıydı, o derece heyecanlıydı. ankesörlü telefonun varlığına bile şükredilen günler daha dik tuttu bizi. ve yatcaz kalkcaz diye diye bitirdik sayılı günleri. özlem, sabır, umut, şükür ile kalp yeniledi kendini. olgunlaştık. ama ayakkabısının bağını bile bağlamadan mahalledeki arkadaşlarının yanına uçar adımlarla koşan çocuklar gibi de çocuk kaldık hep.
ben o’nu anlattığım kadarıyla sınırlandırmak istemem. hele ki, noktayı koydum, bu adam budur, bu kadardır diyemem abi.
babamdır, sırdaşımdır, ailemdir. sevdiğim adamdır. o kocamandır, bissürüdür.
''2 yıl, 3 ay, 1 hafta yı devirdik, çamları yardık, yumurtaları çatlattık, suyu ısıttık, ayyyyy biz sizi çok sevdik, yavruladık, timsahlara yem yerine kaka giriler attık, hayatı ıskaladık, güzelleştik, seviştik rabbim ne güzel ettik'' evirmeli çevirmeli giriler yazan ve pek buralarda dolaşmayan nazlı yazar.
bana lafı yok hani o ayrı, evinin sıcak yuvasının insanı.