skunk anansie'nin ayrıldığından beri eski tadı vermeyen, yine de saygıda kusur etmediğimiz esmer abla.
bazen "bok vardı dağıttınız taş grubu" diyesi geliyor insanın.
tuborg modern rock festivali 2003' te sahne alan muhteşem sesli, eski skunk. solo albümü beni hayal kırıklığına uğratsa da faithfulness, lost ve radyolarda çalan getting away with it le kendisini afettiren lezbiyen kişi.
türkçe konuşurken kullanılması pek bi nahoş sonuçlar doğurabilen ingilizce kelime.
winamp için skin indirirken arkadaşın evinde.
x: fidel olum açsana şu skini!!!
f: tamam abi bi dakka.
x: olm aç şu skini ya!!!
fidel arkasını dönünce x in anne ve babasının dumur ötesi bakışlarıyla karşılaşır.
f: ben de tam gidiyodum münevver hanım teyze. hehheh.
ille de kullanmak zorunda kalınırsa sıığkin şeklinde ("ı" harfi vugulanarak) telaffuz edilmesi tavsiye edilir.
tuborg modern rock festivali(modern rock ne demekse post modern olsa neyse)'nde 3'üncü bisinden soora basıp gittiğim ama tam kapıdayken 4üncüye çıkan şahsiyet, sesine hastayız, hatta konser sırasında "sen konuş ben dinliim abla" lafını kaç kere telaffuz ettiğim birlikte gittiğim arkadaşa bi daha sormak lazım.
yeni saçlarıyla retro bir hava yakalamış süper eğlenceli ve en az benim kadar iyi dans eden -ki kendisiyle bir dans şovumuz sonrası tüm masamıza beleş içki getirilmiştir- bunca eğlence ve normal insan hayatı sürdürüşü yanında çap yapabilmeyi başaran insan. takdir ediyorum, selam ederim.*
alemin en iyi bayan vokalistidir kendileri. seksi olmak, haddinden fazla sevilmek, patlamak, magazinlerde boy göstermek gibi sabun köpüğü hayallere kapılmadan mikrofonumu alırım vazifemi yaparım insanıdır. örneğini zaten rock n coke ta ziyedesiyle gördük. gitaristini sahnede taciz edecek kadar rahat bir kişiliktir. skunk anansie nasıl dağıldı da bu hatun kişi tek başına takılmaya başladı orasını yakalayamadım. böyle bir ses böyle bir yorum ne desem boş valla.
skunk anansie'nin solistliğini yapmıştı vakti zamanında koca ağızlı hanım. süper bir ses ve süper bir vücuda sahip. 2003 yılında tuborg modern rock festivali için türkiyeye gelmişti.
“asla gözlerine güvenme” deyimiyle yola çıkan roman, karanlık bir tarikat geçmişine sahip wendy davidson’ın summerville kasabasına doğru hareket etmesiyle başlıyor. summerville’da kopan beklenmedik fırtına yüzünden küçük kasabaya mahkum olan wendy burada colt, nicole, carey ve pinkus’la beraber kafa karıştırıcı bir hikayenin baş karakteri konumuna geliyor. bu noktadan sonra kitap “güzellik nedir” sorusuna cevap arayan bir katilin bahsi geçen 5 kişiden intikam almak için yaptığı akıl almaz oyunlara karşı kahramanlarımızın direnişi etrafında dönüyor.
itiraf etmeliyim ki hikaye “en çok satan” damgasının hakkını verecek derecede iyi bir kurguya sahip. kendi içinde dallanıp budaklanan bir öykü ve “hikaye içinde hikaye” türünün başarılı bir örneği olarak gösterilebilir. kitap boyunca yeterli dozlarda azar azar verilen alt hikayeler gelişmekte olan öykünün aslında farklı bir hikayenin tabanını oluşturduğu fikrini okuyucuya hissettirmeden veriyor ve son sayfaya kadar da bütün hikayeyi açığa çıkarmıyor. ayrıca beklenildiği gibi sürpriz sonuyla da okuyucuya göz kırpıyor.
karakterler bakımından kitap gayet yerli yerinde ve okuyucuyu doyuracak zenginlikte, fakat kitabın başında önemli olacağını düşündüğünüz birkaç ayrıntının hikaye geliştikçe o kadar da üzerinde durulmadığını görüyorsunuz ve bir kaç nokta için kullanılmasaymış da olurmuş diyorsunuz. sanki yazar kafasında tam anlamıyla neyi kullanacağına hikaye geliştikçe karar vermiş ve buna göre öyküyü yazarken yönlendirmiş gibi… buna rağmen kitap boyunca karakterlerin yaşadıkları gelgitler ve katile karşı takındıkları tavır ile birbiriyle uyuşmayan bir grup insanın hayatta kalabilmek için neler yapabileceğinin gözler önüne serilmesi bakımından dikkate değer bir roman.
yapıtın en kötü tarafı ve zannımca bütün o kurgusuna ve zenginliğine rağmen yitip gitmesine neden olmuş derecede göze batan eksikliği türkçe bakımından zayıflığı. kerem çorbacıoğlu tarafından türkçe’ye çevrilmiş olan roman, açıkçası hikaye boyunca keşke hiç çevrilmeseymiş bile dedirttirdi. baskı hatası denilemeyecek kadar çok -hemen hemen hepsi- bitişik olan de bağlaçları, tamamen ingilizce kokan ve az çok ingilizce bilen birinin bile çeviri olduğunu rahatlıkla anlayabileceği düzeyde kötü kullanılmış bir türkçe… bu konuda sanırım çevirmen kadar martı yayıncılık da suçlu, 5. basımına gelmiş bir romana bu kadar özensiz davranılması okuyucu için son derece can sıkıcı bir tutum. koskoca yayıncılar bile bunu yapıyorsa biz burada yok o de ayrı aman bu de bitişik diye yırtınmışız, neye yarar…
ek olarak, aksiyon-gerilim türünden beklenildiği gibi basit bir dile sahip, uzun uzun betimlemeler içermeyen, okuyucuyu sınamadan öylece akıp giden bir roman. bütün o sinir bozucu türkçe’sine rağmen devamlı merak duygunuzu körükleyen ve işbu sebepten de kendini okutmayı başarabilen bir garip roman ten. filmi çekilmeye çok müsait olan öyküsü ve alıştığımız amerikan sinema formatına çok benzeyen anlatımıyla kitap okumaktan çok film seyrediyor gibi hissediyorsunuz kendinizi. senaristlerin keşfetmesi yakındır diyorum ki sanırım bu da yine ted dekker’ın başarısı.
son olarak, yazarın okuduğum ilk romanı olduğundan öncekilerle karşılaştıramayacağım ama üzerinde emek sarf edildiği belli, konusuyla da anlatımıyla da türünün iyi bir örneği. verdiğiniz zamana değer.
sevenlerine duyurulur.
ek: 6. basımından itibaren kitabın türkçe ismi oyun olarak değiştirilmiştir.