birgün yazarlıktan kovulursunuz, çaylak olursunuz; ertesi gün işten kovulursunuz, kaldırım mühendisi olursunuz; aynı akşam arabanın tamponunu öndekine gömersiniz, arabasız kalırsınız; tam herşeyden nefret etmişken telefon çalar, eski bir dostun sıcacık sesini duyarsınız. aradan hiç zaman geçmemiş gibi, görüşmeyeli hiç yaşlanmamış, hiç yıpranmamış, hiç değişmemişsiniz gibi, sımsıcak cümleler kurarsınız. telefonu kapattığınızda gülümsediğinizi farkeder, sizi seven birilerinin olduğunu hatırlamanın sevinciyle dolar taşarsınız.
annenizin durup dururken seni seviyorum demesi ve sizin bu sözü duyduğunuz insanların arasında hiçbirinin anneniz kadar içten söylemeyeceğini hatırlamanız.
güzel bir gün ile güne uyanırsınız. günlerden cumartesidir. akşama güzel bir yemek ve yanında da bir şişe kırmızı şarap vardır. gün boyu bir an önce akşam olsun istersiniz.
akşam olur. yemek için hazırlıklara başlarsınız. herşey hemen hemen hazırdır. tek bir eksik vardır. o da biricik kardeşinizin henüz eve gelmemiş olmasıdır. sonra lanet olası telefon gene acı tonundan çalmaya başlar. bilirsiniz ki böyle çalınca hep kötü bir şeyler olur. gene de bir umutla açarsınız telefonunuzu. arayan, beklenen kardeştir.”abla ben kaza yaptım” diye başlayan bir cümle. gerisini duymasınız bile…
sen bir abla olarak kaza yerine götürülmezsin. yüreğinin dayanamayacağı düşünülürek. beklersin… beklersin… zaman akmaz. sabitlenir kalır aynı yerinde. kafandan binlerce şey geçirirsin.”ben sana o motoru alma demedim mi” ?” ne güzel araban vardı, geziyordun işte”. “niye engellemedim ki “? diye kendini sorgulamaya başlarsın. bu süreçte de kardeşin dışında herkes arar seni. “bak bir şey olmamış”. “gerçekten güven bize”. “kafanda kurma ne olur”. “biz birazdan geleceğiz”. gibi gibi. bir yanın inanmak ister, bir yanın acaba der. bu çelişki seni daha da delirtmeye başlar. sanki bir ömür geçmiş gibi gelir sana o zaman dilimi.
en sonunda yaramaz, söz dinlemez kardeş eve gelir. dimdik ayaktadır. ağzı gözü yerindedir. bir şey olmamıştır. derin bir “oh” çekersin. ama çok kızgınsındır ona. elinden gelse döveceksindir orada onu.
tanrı, gene çelişkiler içerisine çekmiştir seni. onu sana bağışlamıştır. ama sen ona kızmalı mısın? yoksa kızmamalı mısın? çelişkilerini yaşarsın. gene yürek dayanmaz kızamazsın.
çünkü o an önemli olan onun hayatta olduğudur. zaten kazada da onun bir suçu yoktur. o gerekli dersi de almıştır. geriye geceye kaldığın yerden devam etmek kalır. şarap açılır, afiyetle içilir.
ve bu kadeh, bu sefer tanrıya kalkmıştır. hiç kimseye çaktırmadan…
hayat akıp giderken teyze oğlunun evlenmesi, düğün sonrası teyzenin evine gitmek, senlerdir görüşülemeyen akrabaları görmek, çocukların ortalıkta koşuşturması, yaşanan sıcaklık. bir kova dolusu serotoninden daha fazlası.
bir arkadaşını bekliyorsundur ve o arkadaş her zamanki gibi geç kalmıştır. hava sıcaktır, gölge bir yer bulup banka oturursun. o sırada birkaç metre ötede bir kedi gözüne çarpar. o kedi ürkek adımlarla insanların arasından geçer ve oturduğun bankın üstüne çıkar. sonra kucağına tırmanır ve "birader ensem acayip kaşınıyo be, bi el atsan diyorum" ifadesiyle kucağına tırmanır ve koluna kafasını sürmeye başlar. sen de bu daveti reddetmezsin ve kediyi okşamaya koyulursun; şehrin bütün gürültüsü ve karmaşası bir anda kaybolmuştur, artık kedinin tatlı mırıldanması ve sen kalmışsındır sadece.
artık arkadaşın istediği kadar geç kalsındır, hatta gelmesindir; bir kedi seni nasıl da huzura erdirmiştir, huzurun bozulmasın diye bunu bile düşünmezsin.
taksim - beşiktaş arasındaki çınarlı yolu elinizde yerden topladığın bir kaç çınar yaprağıyla yürürken, karşınızdan gelen birinin önünüzde duran çınar yaprağını yerden alıp gülümseyerek size doğru uzatması ve teşekkürünüze yine o sımsıcak gülümsemesiyle karşılık vermesi.
bunun gerçeği sahtesi olmaz, sahteyse zaten aşk değildir ancak kavramın içi boşaltıldığı için vurgu yapmak gerekir, gerçek aşkın yaşattığı bütün detaylar.
gecenin bir yarısı mendil açıp dilenmek, bira kutusuna vole vurup,”aşk budur işte” demek, bir travesti ile kavga edip, sonra onunla tanışmaktır.
sabahın dördüne kadar birasız ve sigarasız porsuk çayı kenarında sizi gerçekten seven dostlarla oturup, hayatta aşktan daha önemli kavramlar olduğunu öğrendiyseniz ve “seni sevmeyeni sen de sevme” sözünü kendinize hayat felsefesi edindiyseniz, işte bunlar hayata dair en sevindirici detaylardır.
en önemlisi de ne kadar sevildiğinizi bilmektir…
anne ve babanın size yakıştırdıkları, sizin ise tanımaya fırsat bulamadığınız için burun kıvırdığınız, akraba kızının kocaya kaçması.
(bkz: yoksa beni beğenmedi mi)
babanın üç aylık maaşını aldıktan sonra alışverişte sizi de hatırlaması ve 2 tane albeni alması. çocukluk günlerine kısa bir dönüş, birkaç ufak gülüşme.
geçen gün faytonla gezerken koluma güvercin sıçtı. arkasından küfredip, tehdit edince "abi kusura bakma ben talih kuşuyum" dedi ve elime bir milli piyango bileti sıkıştırıp, ağlayarak kanatlarını çırptı ve oradan kaçtı.
geçen gün çekiliş yapıldı. bilete büyük ikramiye çıkmış ama amına kodumun kuşu bana çeyrek bilet vermiş. ikramiye 4'e bölündü. kızgın gözüküyor olabilirim ama çok mutluyum, yaşamayı seviyorum.
şimdi düşündüm de, biraz önce de koluma bir komodo ejderi pisledi. hiç de güzel olmadı, ama anlattım ya geçen de güvercin pisledi ve zengin oldum. şu an miami'de will smith misali sürat teknemle çılgın atıyorum. olaylara pozitif yönden bakmak lazım. ya komodo ejderi değil de fil sıçsaydı. çok fena kokardı lan. hoş filler boklarını parfüm olarak kullanıyor ama fillere güzel kokuyor o, bize yaramaz. evde falan denemeyin yani. şimdi komodo ejderiyle çok yakından arkadaş olduk, schweps reklamında oynayacağız beraber. dolap evin diğer tarafında, koşup koşup schweps getirecek bana. gerçekten sevindirici bir detay.
bütün günün yoğun temposunu bitiremeden içinden küfrederek dolmuşa binilen rutin ev yolculuğunda, haliç ten güneşin batışını izleyerek o sıcağa ve sıkışık trafiğe rağmen derinlerde bir yerde kalmış, üzerine eşyalar koyulup kapatılmış kutu misali hayal dünyasının su yüzüne çıkmasıyla, gelmişle geçmiş arasında kurulan sırat köprüsünün üzerinde 3 dakikaya sığan bir zihin kayması.
günün 3 dakikalık kısmının hayat olması iç burkar bi yandan, ve o sıradaeminim ki 10 beyin hücresi çoktan intihar etmiştir falan.
kaybettiğiniz birini rüyanızda da olsa görüp ona sarılabilmek...
hüzünlü bi yanı da vardır bunun kabul ama yine de garip hafif buruk da olsa güzel bi tat bırakır insanda...
sizin sıcaktan bunalıp, hiçbir şey yapmak istemediğiniz, sürekli bir şeylere sövüp durduğunuz şu pazar gününde 6 yaşındaki kardeşinizin içerideki odadan gelen kahkaha sesleri.. tek başına çizgi film izliyor ve kahkaha atabilecek kadar eğlenebiliyor.. seviyorum kız seni..