çılgın eğlenceli bir yazarmış. ben bunu yeni gördüm. girdiği girilerin hemen hepsi birbirinden samimidir. hani 34 tane giri konulsa önüme "hangisi arkhe nin lan bul şimdi" dense; hiç tereddütsüz onunkileri ayırt edebileceğime eminim. o derece.
aynı zamanda gece kuşu yazardır. yarasa misali. akşamüstü 4 e kadar uyur. sabaha karşı 7 civarı yatar. normal insanların yaptığının tam tersi. ama güzel bir şey bence. tabi 4 e kadar uyunmadığı sürece. insan yaşadığını hissediyor. günler bitmiyor. uzun uzun yaşıyorsun. aferindir kendisine...
en bilinen manasıyla ilk kez anaksimandros tarafın kullanılmış olan terim. anaksimandros 'arkhe'yi her şeyin kaynağı olan ve sonsuzluğu vurgulayan 'apeiron' olarak olarak görmüştür.
kırmızıya çalan boyalı kızıl saçlara, kendi içinde sırıtabilen gözlere, destansı yakışan bi'piercinge, sayısız bilekliğe, hiç mesaj atılmayan bir cep telefonuna, tanıdığım herkesten çok arkadaşa sahip olan geleceğin olası iç-dış-genel-tüzel-özel başkanı olsa "aaa ben bekliyodum" cevabını dank diye hiç beklemeden yapıştırabileceğim yazar arkadaşım, akabininde aşgum.. severiz hepimiz kendisini.
dağlarda gezmek istediğim, apayrı bi sohbetimiz olduğuna inandığım yazar. gün boyu muhabbet edilebilir kendisiyle. boşuna sevmedim ben iki senedir.. noktalarımı koymak isterim umarsızca.
tom jones ve bee gees hastası bir anneye sahip yazar, annesinin emel sayın olduğundan şüphelenmekteyim.
yayın* sırasında anonsa katılarak bize umut vaad eden bu genç dj anonsunu öpücük atarak bitirmiştir ve "metal müzik çok rerörerö" diyerek inceden ayar vermeyi unutmamıştır.
bu neşeli anne kişisi için tom jones'tan gelsin.
(bkz: kiss)
birinci sınıf olmamız nedeniyle arkadasların ilk dönem boyunca sınav kağıtlarına arke diye yazdığı hocanında inatla yanlış yazılışından dolayı puan kırdığı kelime.
iki hafta içinde imzalar atılacak. nasıl yapsak diye düşünüyoruz.
arkhe:
ya
arkhe:
düğün müğün sakat iş
arkhe:
direk nikah tamamdır
evr:
ciddi misin
arkhe:
olmasa da olan bişey benim için düğün açıkçası
arkhe:
niye ki?
evr:
ilginç yani. kızlar ister falan. ama illa bişi yapılır. ekstra bi attraksiyon. tuhaf bişi.
arkhe:
yani kim gelcek ki zaten düğüne öyle bi durumda
arkhe:
işte dediğin gibi tuhaf bişey olur
arkhe:
manyakça
evr:
:) marjinaliz ya ak
arkhe:
bireysel olarak olmayabiliriz
arkhe:
ama kombinasyonumuz marjinal
evr:
asdlasdjlasdjlasd
böyle de hastalıklı bir insan. "evleneceğiz" diye kandırdığımı sanıyorum ama ben mi onu kekliyorum, o mu beni anlayamadım.
gece gece beni hüzünlere boğan yazar.** playlist akıllara zarardı. uykum da geldi ama yatamıyorum.hayır yatıcam, rüyamda cehennemi görürüm diye korkuyorum. uzun zamandır bu kadar sert tonlardan bu kadar çok zevk almamıştım. kendisine teşekkürü borç bildiğim yazardır ayrıca.
lise son sınıfta felsefe dersinde ömrümü çürüten "şey". yok bilmem kimin arkhesi suydu, yok bilmem kimin arkhesi ateşti, yok arkhe yoktu... sayısal öğrencisi olarak asla öğrenemedim şu arkheyi.
tanıştığımızdan beri bana bok atmaktan ve beni ezmekten kaçınmıyor. her fırsatta kafama kafama vuruyor terbiyesiz. ama, her ne kadar bokçunun teki olsam da ben o’na aynısını yapamam sanırım.
ilk tanıdığımda yerlerdeydi, zamanla omuzlarımda yükselerek zirveye ulaştı. çağımızın vebası underground’dan sıyrıldı, artık konserlere bile gidiyor. yemek bile yaptı. o ana kadar dağda, bayırda boş boş gezen heidi’den ne kadar hazzetmiyorsam, ondan da o kadar hazzetmiyordum. sanırım bunda dinlediği gün ışığı görmemiş grupların da etkisi vardı ama onlardan da kurtardık bu genci. zamanla zilyon dexterityli bir hırsızdan çok, sevimli bir gollum olduğuna kadar verdim.
iyi biri, neredeyse hoşsohbet. en manyak halime de, en salak halime de, yılda bir ortaya çıkan duygusal halime de başarı ile katlandı şimdiye kadar. e ben daha ne isterim ki? çok severim.
felsefe kaynaklı nick seçip sol tarafta nickini gördüğü zaman "hsktir! yine ne yazmışlar acaba?" diye heyecanlanacak kadar süper bir insan. sanırım böyle yani. emin değilim, bu olaya bizzat tanıklık etmedim ama eminim gerçekleşse böyle olurdu; hatta sanırım birazdan böyle bir durum gerçekleşecek ama bu sefer heyecanı boşa çıkmayacak. (onun da benim gibi öngörü sahibi bir insan olduğunu söylemiş miydim?)
"sen zaten benim resmi ego provider'ımsın *burnu havada sımayli was here just a minute ago, but it's not here anymore. hope you'll find it soon. good luck my friend, namaste and good luck...* " - arkhe
kendi ağzından dökülen cümlelerden de anlaşılacağı üzere resmi ego grinder'ım kendisi. beni yoketme aşamasında ama. cümlelerinin sonuna "hıııh!" der gibi bakan sımayliler koymaya ısrarla devam ediyor çünkü. bakalım ne kadar sabredebileceğim?
her insan biraz filozoftur camdan dışarı bakarken.
camın ne camı olduğu önemli değil; ister berbat bir sokağa açılan evin penceresi olsun, ister otobüste kafanızı dayadığınız, sizden sonra oraya oturacak insanın kafa izlerinizi görüp ardınızdan küfrettiği cam olsun. hiç fark etmez!
dün gece kafamı cama dayadım otobüste. taksim-altbostancı seferini yapan 112 sefer numaralı otobüsün arkadan 3. cam kenarındaki koltuğunda otururken kafamı cama dayadım. hep cama dayarım kafamı ve günün özetini çıkarırım. ama bu sefer ansızın.. nasıl desem? nasıl anlatsam?
kafamdan geçen tonlarca sorunun cevabını buldum anında! salt bilgilerimi delicesine yorumladım, yorumladıkça bildiğimi hissettim. sokrates haklıyıdı ama haklı olduğu kadar gerideydi benden. bilge olduğumun farkına vardım. orada, o otobüste değildim artık. uçuyordum. yaşamın anlamını buldum. yüzüme önlenemez bir gülümseme yayıldı. o yayıldıkça, beni benden alan, yoğun benzin kokusu gibi kendimden geçirien duygu da vücuduma yayıldı. evet, yaşamın anlamını buldum ama bu internet sözlüklerinde yapılan "yaşamın anlamı" tanımlarından çok farklıydı. gerçekten buldum. ben gerçekten yaşamın anlamını buldum. kendime geldim. yazmalıydım; bir kağıt kalem çıkarıp yaşamın anlamını yazmalıydım. böyle bir şeyi sadece benim bilmem, kendime saklamam, bencilliğin dik alası olurdu! hayvanlık olurdu! bilgeyim ben! bana yakışmazdı! bu.. bu düpedüz orospu çocukluğu olurdu!...
ama sonra tekrar uçtum. tekrar kendimden geçtim, yazmaya fırsat bulamadan. bütün felsefeleri biliyordum. hızla giden otobüsün teker teker geride bıraktığı ağaçlar.. işte onlar filozoflardı. hepsi arkamdaydı. hepsi beni izliyorlardı. hepsi kedinin ciğere baktığı gibi, imrenerek bakıyorlar, kıskanıyorlardı. kıskançlığın verdiği karşı konulmaz nefretle üstüme gelebileceklerini düşünüyorlardı ama otobüs.. otobüs gidiyordu ancak onlar "yükselmek istedikçe kökleri daha da derinlere saplanıyordu." bana ulaşmak hayaldi onlar için. çok yüksekteydim; uçtum. ben uçtum! ben o otobüste uçtum! inmeliydim artık o otobüsten. odama, bilgelik dolu odama gidip daha düşünmeliydim. düşündükçe bulmalıydım kendimi. kendini dahi sanan üç beş salağın yaptığı o diz üstü bilgisayarı -yenisini yapacak vaktim olmadığı için- elime alıp yaymalıydım felsefemi. yazmalıydım yaşamın anlamını.
ufak kırmızı düğmeye bastım, iki basamağı indim. kaldırımda durup tüm kutsanmışlığım ve bilgeliğimle gökyüzüne baktım, derin bir nefes aldım...
yürüdüm 100 m kadar. hep yürürdüm o otobüs durağı-ev mesafesini. her gün...
her günkü gibi apartmanın önüne geldim. çantamdan anahtarımı çıkardım, dış kapıyı açtım.
bodrum katındaki evime, sonra da küçük odama doğru gitmek için bir kat merdiveni indim. evin kapısını açtım, çantamı kapının yanında yere attım. hep atardım.
odama doğru yürüdüm, (tahmin ettiğiniz gibi: hep yürürdüm.) dizüstü bilgisayarımı kucağıma aldım, msn'i açtım. sınırsız geyiğin tadına vardım.
filozoflar mı?
ah! evet. onlar otobüste, sokakta, odalarında, markette, koşarken, ağlarken, gülerken hissettiklerini hatırlayabildikleri için filozof.
ben mi?
bense midenize zevkle indirdiğiniz bir çipuradan farklı olmadığım için filozof değilim.
şehirle altta kalanın canı çıksın oynuyorduk. katakulliye gelmiştim, bütün şehir birden üstüme çullanıvermişti. sağlıklı bir nefese ihtiyacım vardı,
bir aralık fırsat bulabildim, bütün havayı içime çektim ama o da ne, ciğerlerim hırıldıyordu. “hasiktir çok içtim gene” dedim.
çok sevdiğim insanlarla bilmem kaç kez dünyayı kurtardığımız bu çay bahçesinde, tek başıma önümdeki tahta sehpaya bakarak, karbonat manyağı çayımı yudumluyordum. burada çay her zaman berbat olurdu ama başka bir şey istemek hatasına düşerseniz uzun süre beklemek zorundaydınız.
bekleyecek vaktim yoktu, beni şehrin diğer yakasına atacak vapur birazdan burada olacaktı.
vapur geldi, üst katta koridoru görebileceğim bir yere oturarak insanları seyretmeye başladım. kim nasıl giyinmiş, ellerindeki poşetlerde ne var, bu kızın yüzü niye asık vs. diye düşünürken karşı iskeleye vardık.
beklemeye başladım. bir aralık dalmışım, pat diye önümde bitiverdi. “yüz metreden tanıdım oğlum!” dedi. hafifçe gülümsedim, yürümeye başladık.
yolda yürürken sıkıntılı zamanlardan bahsettik. arkamızdan gelen otobüsün altına girmeyi teklif ettim ama “daha konuşamadık bile” gibi bir şeyler söyleyince buna niyetinin olmadığını anladım.
güzelinden bir cafe’ye sığındık. bana bir hediyesi varmış, gözlerimi kapattım, açtığımda masada koca bir kutu ithal beyaz çikolata duruyordu. birkaç parça yedikten sonra midemin bu işkenceye dayanamayacağını (sanırım içinde domuz yağı vardı) anladıysam da çaktırmak istemedim. arada kahve sigara derken yemeye çalıştım ama son iki parçada “yeter artık!” diye haykırdım da dinlemedi, lafımla beraber çikolataları da ağzıma tıktı.
bu gotik mimari üstadıyla geleceğin yapılarından bahsettik. ona göre geleceğin konser salonlarının girişindeki mermer kolonlarda mikael akerfeldt kabartmaları olmalıymış.fikre bak! “yahu senin tasarlayacağın evde altı ay içinde intihar etmeyecek adam tanımıyorum” dedim, kendine geldi.
ardından kübik bir ev tasarımından bahsettik. farklı taraflarını aynı anda sergileyebilen üç boyutlu bir şey nasıl yapılabilir ki acaba? sorusundan konuyu bir gün discovery channel’da yayınlanacak müthiş mimari keşiflerine getirdi.
bunların detaylarını verirsem beni öldürür her halde.
her ne kadar bu genç yaşta böyle güçlü bir ego görmemiş olsam da sohbetimiz daha insani konulara gelince içindeki “gotik ama umutlu” insanla tanıştım. saatlerce anlattı, keyifle dinletmesini de bildi.
riverside’ın, hayal kahvesinin küçücük sahnesinde (gitarist merdivende çalıyormuş) konser vermesine bir hayli içerlemiş, sık sık gözleri doluyordu. yatıştırmak için bana hediye ettiği çikolatadan bir parça uzattım, mideye indirdikten sonra kusmaya başlamasına şaşırmadım.
bir yudum insan’da bu akşamki konuğumuz arkhe idi. metal’in gölgesinde yükselttiği binalardan, gotik ama umutlu hayatlardan, ithal beyaz çikolatadan filan konuştuk, dünyayı kurtaramadık ama bir tatlı huzur alıp geldik. var olsun.