bilgisayar mühendisliğinde veriyapıları, algoritma analizi, dosya organizasyonu ve işletim sistemi derslerinde geçen ağaç teriminde ağacın dalına verilen ad çocuk..
hala rock - rap gibi bir ayrıma gidebilen, müzikten nasibini alamamış, rap'ten nefret ediyorum, rock'çılar eşşektir gibi saçmalamalarda bulunan 20'li yaşlardaki özenti
küçük dev şeyler, önüne hiçbir engel çıkamaz çocukların; herkesin aranarak girdiği büyük binalara ellerini kollarını sallayıp güvenliği "kasımpaşa"* nidalarıyla tınlamadan geçerler. bu masumluk, saflık göstergesi, salt sevgiden oluşmuş meraklı fiziken küçük insanlar devler gibi dalarlar her yere.
en taş kalpli adamın "buyur yavrucuğum" diyesi gelir de herkesin biraz kıskanç, biraz heves biraz da umutla baktığı pahalı lokantanın aşçısı en pahalı yemekten tattırır. (gözümün önünde sultanahmet'te bir fransız lokantasında oldu, çocuk 3,4 yaşında çok şirindi ve aşçı dayanamayıp acayip telaffuzlu bir fransız yemeğini koydu önüne)
neden peki bu kadar ayrıcalık sahibidir bu herkesin bir dönem yaşadığı evre? çünkü menfaatsiz verme isteği vardır, sevgiyi içlerinen geldiği için verir çocuklar, cıvıl cıvıl gülerler. meraklıdırlar ama ne yapsınlar işte, bilmiyorlar öğrenmek istiyorlar, o kadar da olsun ama. fesat düşünce yoktur kafalarında siz öğretmedğiniz sürece. gülene gülerler... yani her iyi "şeyi" karşılıksız en iyi haliyle besler ve dağıtırlar.
bu sözlükteki bir insan(aslında çoğunuz tanıyor da isimden ziyade fikirin vermek istedim) ile yaptığım bir konuşma sonucu, onun bir fikrinden yola çıkarak aslında hepimizin bildiği ama her seferinde hatırlatılmak zorunda bırakılan şu sonuca vardırm: her insan çocukluğundaki o en "iyi" "şeyleri" en iyi haliyle hissedrr ve yapar, ne zamanki büyür ve pislikleri yaşar, sonradan tekrar çocukluğundakileri hissetmek için, o günlere manevi açıdan dönmek ve eşini de döndürmek için yıllarca düzen kurmaya çabalar.
ne yaparsa yapsın sevgiyi hak eden varlıklardır. saftırlar, inanırlar. kötüyü bilmez çocuklar, kötüden nasiplerini almazlar o yaşlarda. ama bazıları vardır ki doğuştan şansızdırlar. gözlerini açtıkları dünyayı hemen tanırlar, tanımaya mecbur tutulurlar. onlar hep özenir diğerlerine; şanslı çocuklara. şanslı çocuklar onlar için ulaşılmazdır. anne ve babalarıyla beraber gezdikleri günler vardır şanslı çocukların ve bayramlarda giydikleri yeni kıyafetler. şanslı çocuklarsa bilmezler ellerindekilerin değerini çünkü onlara yokluk gösterilmemiştir. bir yerde muhakkak karşılaşır bu çocuklar; saklambaç oynarken veya parkta salıncak sırası beklerken.
çocuklar ayrımcılık yapmaz, arkadaşlar onlar için canciğer demektir. arkadaş uğruna eve geç giderler, evdekilerin azarını duyacaklarını bildikleri halde.
bakkaldan aldıkları bir külah çekirdeği paylaşırlar ya da bir bisikleti. çocukluk insana paylaşmayı öğretir, ayrım yapmadan insanı sevmeyi...
bir başkadır çocuk olmak. herkes geçer bu yollardan, kah öyle, kah böyle. ama herkesin ortak anıları vardır; oynadıkları oyunda yere düşünce vücutlarında kalan izler, akşam ezanına kadar geçirilen vakitler. her neyse işte, biz de çocuktuk... hep büyümeye özendik, çabuk geçsin dedik yıllar için. büyüdük işte, sokaklarda oynayamaz olduk... şimdi yenilen dondurmaların tadını beğenmez olduk...
öncelikle:
(bkz: @413594)
çocuk saftır ama bu iyiden ibaret olduğu anlamına gelmiyor. bütün duyguları birbirine karışmamış bir şekilde barındıran bir bünyedir çocuk. yardımseverdir. paylaşımcıdır. bencildir. kıskançtır.
bir hayvanı okşarken de saf iyidir.
oyuncağını vermek istemezken de saf kötüdür.
"senin adın ne?" derken egosu olduğunu düşünmüyorum. bence çocuk egonun kendine pay ayırmadığı tek bünyedir. bazen insanların saflığı da içlerindeki çocuktan kaynaklanır. (saflığı derken tek bir şeyden ibaret olmaktan bahsediyorum.)
bazı şeylerin (toplum dayatmalarının, mantığının, çevresinin) etkisinde kalarak bu duyguları birbirinin içine geçer. (bir de bence kötü-iyi ayrımı insanın içinde vardır. sadece bazıları çok bariz olanları ayırdedebilir, bazıları çok ince ayrımları da) büyüdükçe bazı duyguları ayyuka çıkar ve kişiliği oturur.
işte insanın sonsuz savaşı budur. eğer kazandım deyip bir gün bırakırsa geriye gider. o yüzden insan çoğunlukla kendinin farkında olmalıdır. tabi daima değil bazen dinlenmeye ihtiyacı vardır insanın. içimizdeki çocuğu bu yüzden kaybetmemeliyiz.
ona özen göstermeliyiz.
sizi büyümüş olarak görür çevrenizdekiler. doğrudur, yaş almakla büyümüş olabilirsiniz ama gecenin bir köründe canınız dondurma istemişse evdekilerin "çocuksun sen" dalgalarına muhatap olursunuz. insanın bir yanı hep çocuk kadar saf olmalı ki gelene ve gidene karşı dayanıklı olsun. yoksa çok acıtır büyük olmak. ama yeri geldi mi olgun olmalı, acımamalı. her ikisini dengeleyebilecek kadar başarılı olmalıyız galiba.
çocuk demek bir nevi boş yetişkin demektir kanımca. daha önce de aslında bahsettim. ama bu sefer onların aslında yetişkinlerden farkının sadece bilgisiz oluşları, düzen bilmeyişleri olduğunu belirtmek istedim. söz gelimi sorumluluk duygusu gelişmiş bir bireyden bahsedelim. bu duygu insanda varsa çok çok büyük bir olasılıkla onun çocukluğunda da vardı. ama bunu tabiki iş yapma olarak değil de örneğin annesinin verdiği bir siparişi yolda başka hiç bir şeyle oyalanmadan hemen bakkaldan alıp gelmesi olarak söyleyebiliriz. sorumsuz bir insanın çocukluğuna bakın; görülecektir ki kesinlikle taş çatlasa 10 dakikalık bakkal seyahatini saat ile ölçülebilecek mertebede uzun tutarak bitirir.
yani çocuklarda gerçek bir yetişkinin sahip olduğu her duygu ve his vardır. (hisle duyguyu ayırıyorum: sevgi bir duygudur, birisine karşı beslenen sevgi ise histir) sadece bilgi sahibi olmadığı için işin sınırlarını bilmez, nerede ne yapıp ne yapmaması gerektiğini bilmez, buna binayen de doğal davranırlar. endişe taşımazlar. sonuçta hep gülerler. düzen bilmedikleri için doğrudan davranırlar.
bir anlamda şöyle diyebiliriz: herkes ileri derecede bilgili, farkındalığı gelişmiş sağ duyulu birer çocuk olsa toplum büyük bir kalkınma hamlesi yapmış olur.
öyle değerlidirler ki, onlara kızıp bağırmak falan çok saçma geliyor. bir yerde okumuştum, eski zamanlarda bir bilgin gördüğü çocukların elini falan öpüp kokluyormuş, neden yaptığını sormuşlar; yakın zamanda burdan bir komutan çıkacak, adını duyunca toprak inleyecek, bakarsın bize de o komutanın elini öpmek şerefi bahşolunur demiştir. nitekim bugün sert gözle baktığınız bir çocuk, bir zaman sonra siz yaşlanınca doktor olacak, mühendis olacak, işçi olacak, işsiz olacak belki. ama toplumun belkemiği olacak, insan olacak en başta. bugün baştansavma verdiğiniz bir tek cevap ilerde o çocuğun hayatını, dolayısıyla toplumu hatta toplumsal yapının kendisi etkileyecek belki de. ayrıca öyle masumlar ki, yaptıkları tüm yaramazlıklara rağmen, kızamıyorum ben, kızsam bile yumuşayıp gönüllerini almam yaklaşık yirmi saniye sürüyor.
sakız, şeker, oyuncak aldığında ve küçücük mutluluklar tattığında sevinç çığlıklarıyla aşırı tepkiler veren, en büyük dertlere kaygısız kalan minik insanlar.
yarısı sizin dna'nızı taşıyan insan yavrusu. mantık olarak çocuk yapmak mantıksızlıktır:
-bebekken: sağa sola sıçar. hassastır, her an ölebilir.
-paleyken: evdeki eşyalara zarar veririr.
-gençken: paranızı yer, uyuşturucu kullanabilir. stres kaynağı olursunuz.
yani çocuk denen meret sürekli bir zarardır, hiçbir karı yoktur.yapmayınız, etmeyiniz.
en yüksek desibel aralığından bağırma kapasitesine sahip olan ve bu sayede bütün sinirlerinizin ayağa kalkıp horon tepmesini sağlayan ama herşeye rağmen geleceğimiz olan güruh.
"resimlerine insanlar sığdırmaya çalışan bir çocuğun insanlardan uzaklaş(tırıl)masının bedelini ödeyemez hiç kimse. o çocuk büyümüştür artık. insansız, acıyla…" ruhuna işleyen acıdır onu konuşturan! ruhunun gözlerini kan bürümüştür, her kelimeden birer damla kan, her dosttan birer hançerdir beklediği. o hançer ki salınacak sözcükler arasında, kaygusuz düşünceler kan revan içinde kalacak. akla “sen git kendi kendine oyna” diye yol verilirken, birer cenk meydanına dönüşen yürekler olacak oyun arkadaşı. oynanacak hiç oynan(a)mayan saklambaç. ve o ruh saklanırken ara sokaklarda, dönüp dolaşıp yine kendine ebelenecek.